7.06.2017

Ahmet Haşim'in Şiir Anlayışı

Piyale (1926) adlı kitabın önsözünde şiir görüşünü şöyle açıklar:

          “Şair ne bir gerçek habercisi, ne meramını düzgün olarak süslü ve güzel sözlerle anlatan insan, ne de yasa koyucudur. Şairin dili düzyazı dili gibi anlaşılmak için değil ama duyulmak üzre oluşmuş, müzik ile söz arasında, sözden çok müziğe yakın bir dildir.
Düzyazıdaki üslubun oluşması için zorunlu ögelerin hiçbiri şiir için söz konusu olamaz. Şiir ile düzyazı birbirleriyle ilişki olmayan ayrı kurallara bağlı, ayrı anlanlarda, ayrı boyutlar ve biçimler üstünde yükselen iki ayrı mimaridir. Düzyazı akıl ve mantıkın ürünüdür. Şiiri doğuran ise akıl bölgelerinin dışında, gizemler bilinmeyenin geceleri içine gömülmüş, yalnız, nurlu sularının ışıkları vakitli vakitsiz duyuyla kavranabilen ufka yansımış kutsal ve adsız kaynaktır.
Şiirin ölçülerine ve hareketlerine öykünmeye özenen bir düzyazı nasıl sahteyse, düzyazını açıklığı ve türdeşliğini benimseyen gölgesiz bir şiirin hazin çıplaklığı da o derece sahtedir. Denilebilir ki şiir düzyazıya çevrilemiyen nazımdır.
Şair genel dilden ayrılmış, sözcükleri yeni anlamlarla zenginleşmiş, her harfi yeni ahenklerle tanınan, tarzı ve edası bir başka ölçeğe göre düzenlenmiş, güzellik, renk ve hayal ile dolu kişisel bir dil meydana getirdiği andan itibaren yapıtının açıklığı ya da kapalılığı okura göre değişmeye başlar. Zira açıklık yapıta olduğu kadar okurun da zeka ve ruhuna bağlı bir sorundur. Her yerde olduğu gibi bizde de günlük gazetelerin tembel alıştırdığı okur şiir de kolay bir zevk bulamaz. Oyşa şiir, anlaşılmak için, ruh ve zeka yeteneğinden başka çetin bir hazırlanma, hatta, ışık, hava ve zaman koşulları gibi güç bazı dış etmenlerinde yardımını ister.
Şiirler bazı bölümlerin tam anlaşılamaması, belirsiz kalması şiir için kusur değildir, tam tersine güzellik açısından zorunludur da.
Üslüpta köreltici bir açıklık, İngiliz estetikçisi Ruskin’in dediği gibi, imgeleme yapacak hiçbir şey bırakmaz, o zaman da sanatçı en değerli yardımcısı olan okurun ruhundan gelecek desteği yitirmiş olur. Sanat yapıtının en büyük hedefi imgelemi kendi buyruğu altına almaktır. Bir yapıt bunu başaramazsa, diğer bütün üstünlük ve erdemlere sahip olsa bile sanat yapıtı olamaz.
Konu, gece içinde güller gibi, tümcenin ahenkli karanlığında ve güzel kokulu heyecanı içinde bir yarım şekil alarak, ancak sezilir bir halde bırakılırsa imgelem onun eksik kalan kısımlarını tamamlar ve ona gerçektekinden bin kez daha coşkulu bir yapı verir. Örenlerin, uzaktan gelen seslerin, bitmemiş resimlerin, kaba yontulmuş resimlerin güzelliği hep bundandır. Hiçbir yüz düşlendiği kadar gerçekte güzel değildir. İlk kez kapılarından gece girdiğimiz kentin gündüzki görünümünün hayal için en hazin bir düş kırıklığı olduğunu kim deneyleriyle bilmez? İmgelemi, yarasa kuşu gibi, ancak şiirin yarı karanlığında uçabilir.
Kısaca, şiir peygamberlerin gözü gibi çeşitli yorumlara elverişli bir genişlik ve kapsam taşımalı. Bir şiirin anlamı diğer anlam almaya elverişli oldukça, her okuyan ona  kendi yaşamının anlamını da katar ve böylece şiir, şairlerle insanlar arasında ortak bir etkilenme dili olma payesini kazanabilir. En zengin, en derin ve en etkili şiir herkesin istediği tarzda anlayacağı ve dolayısıyla sonsuz duyarlılıkları içerecek bir genişliği olan şiirdir.

Sınırlı ve belirli bir anlamın çemberi içine sıkışıp kalan şiir insansal duygular sınırının mahşerini çevreleyen o belirsiz ve akıcı şiirin yanında nedir?”

Kaynak: Erdoğan Alkan, Şiir Sanatı, Yön Yayıncılık, 391- 393, 1995.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder